İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Mekke Anlaşması’na ilişkin, “Türkiye, neden sınırları, tehdidi ve nihai maliyeti belirsiz, yeni bir askeri yükümlülüğün içine sokulmaktadır? Bugünün müşriklerinin menfaati için, Peygamber Ocağı’nın neferi Mehmetçiğin ayağına taş değdirmemek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sesime kulak verin, burayı iyi dinleyin: Mehmetçik, vakfın şirketine satmaya kalktığınız Aramco’nun koruması değildir” dedi.
(TBMM) – İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Mekke Anlaşması’na ilişkin, “Türkiye, neden sınırları, tehdidi ve nihai maliyeti belirsiz, yeni bir askeri yükümlülüğün içine sokulmaktadır? Bugünün müşriklerinin menfaati için, Peygamber Ocağı’nın neferi Mehmetçiğin ayağına taş değdirmemek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sesime kulak verin, burayı iyi dinleyin: Mehmetçik, vakfın şirketine satmaya kalktığınız Aramco’nun koruması değildir” dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“FETÖ’DEN PKK’YA KADAR EL SIKMAYAN TERÖR ÖRGÜTÜ KALMADI”
“Hatırlayalım, buraya nerelerden geldik? Tren kazalarından, maden facialarından, otel yangınlarından, dağıtılamayan maskelerden, kendi bakanlığına dezenfektan satan bakanlardan, depremzedeye çadır satan Kızılay’dan geldik. Bebek ölümlerinden, çocuk istismarlarından, kadın cinayetlerinden geldik. Dağlarımızda maden diye delinmedik tepe kalmadı. Üzerine beton dökülmeyen plaj kalmadı. Yakılmayan, kesilmeyen ormanımız kalmadı. Çeteler şehirlerimizi, uyuşturucu gençlerimizi, kumar ve bahis aileleri sardı. Biz buraya, alınamayan savaş uçaklarından, aınıp kullanılamayan füzelerden geldik, dostum Esadlardan, darbeci Sisilerden geldik. Bedeli milyarlarca dolar, milyonlarca sığınmacı olan, dünya lideri masallarından geldik. Kürsüde Gazze’ye yakılan ağıtların, konu ticarete gelince, kubbede hoş bir sedaya dönmesinden geldik. FETÖ’den, PKK’sına kadar, eli sıkılmayan terör örgütü kalmadı. Biz buraya hesap sorulmadığı için geldik. Biz buraya, hırsız evin içinde olduğu için geldik. Biz buraya, kediye ciğer, tilkiye kümes, kurda kuzu, eşkıyaya kervan emanet ettiğimiz için geldik. Bu iktidar ve ortaklarının işbaşında kaldığı her gün bu bedeller artacaktır. Fatura ağırlaşacaktır. Her bir gün, en az bir yıl kaybediyoruz. İnsanca yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Medeniyet vasıflarımızı kaybediyoruz. Hakkımız olanı savunmadıkça, her birimize daha azı, daha kötüsü reva görülüyor.
“BİR SKANDAL ÇIKTIĞINDA DİĞER SKANDALLARI ÖRTTÜĞÜ İÇİN SEVİNİYORLAR”
Daha önce defalarca bahsettim. Türkiye’de ikili bir düzen, ikili bir devlet vardır. Biri, tepesinden mutlu azınlığın inmediği devlettir. Diğeri de, mutsuz çoğunluğun tepesine binen devlettir. En hayati noktalarda bile vatandaş için hareket etmesi gereken reflekslerin köreldiği bir devlet. Artık şunu düşünmeye başladım, bir skandal çıktığında, diğer skandalları örttüğü için seviniyorlar. Okullarımız, çocuklarımız ne olmuştur? Meseleler halledilmiş midir? Yahut bunları kökünden ele alacak çözümler masaya konulmuş mudur? Velilerin, öğretmenlerin, çocukların endişesi giderilmiş midir? Okullarımıza silah girmiştir, kan dökülmüştür! Bir Milli Eğitim Bakanı var ki, aklı, ilkel ve muhayyel dürtülerle kurduğu bir ahlaka teslim olmuştur. İcraatları, tarihi eğip bükmekten ibarettir. Bu arkadaş, bakanlığı namına yaşanan olayların bir daha tekrarlanmaması için ne yapmaktadır? Bir planı, bir projesi var mıdır? Sadece polisiye tedbirlere başvurulmaktadır. Peki sonra? Sonrası yoktur… Yeni bir olay cereyan edene kadar, meseleyi ötelemiş olacaklardır.”
“ÇÖZÜM ÜRETECEK ZİHNİYETTEN YOKSUNLAR”
Okullarda yaşanan saldırılara ilişkin sorunun sadece polisiye tedbirlerle çözülemeyeceğini belirten Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Güçlü devlet, görünmeden işleyen devlettir. Görevini yapan iktidar, bağırmadan çağırmadan çalışan iktidardır. Devlet, kendisini yalnızca polisiyle göstermek zorunda kalıyorsa orada büyük zafiyetler vardır. Polisiye tedbir idarenin esası değil, istisnasıdır. Eğer esas olursa, orada idarecinin zafiyeti vardır. Müfettişin, denetleyenin, kural koyanın zafiyeti vardır. Kurumlar arasında koordinasyon zafiyeti vardır. Her olayda bunu görüyoruz. Çünkü, ya çözüm üretecek zihinlerden yoksundurlar ya da üretilmesi gereken çözümlerden kaçmaktadırlar. Emniyet görevlilerimiz elbette ellerinden geleni yapar. Ama 24 saat her evladımızın yanına polis koyacak halimiz yoktur. Bu polislik bir iş değildir. Başka ve derinlemesine bir şeyler yapmak zorundayız.
“YÜRÜTMEK YERİNE YÖNETMEYİ ŞİAR EDİNMİŞ BİR İKTİDARA İHTİYACIMIZ VAR”
21 Eylül’de Millî Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında okul güvenliği için bir protokol imzalandı. Daha imzalar kurumadan Turgutlu’da öğrencilerimiz yaralanmıştır. Osmaniye’de bir öğretmenimiz, okul bahçesinde silahlı saldırıda hayatını kaybetmiştir. Başakşehir’de çocuklarımız, bıçaklı saldırının hedefi olmuş, 10 yaşındaki bir evladımız hayatının baharında gitmiştir. Münferit hadiseler deme noktasını geçeli çok olmuştur. Asıl mesele olayın hiç yaşanmaması için gereken sistemi kurmaktır. Ekonomi bunun parçasıdır. Kentleşme, aile, medya ve iletişim bunun parçasıdır. Elbette eğitim ve bilim bunun merkezindedir. Çağ değişiyor. Problemler değişiyor. Devletin de bunları görme, önleme, denetleme ve yönetme kapasitesi değişmek zorundadır. Sürekli hasar tespiti yapan, her felaket sonrası da amorti verir gibi telafi yaptığını zanneden bir düzeni hiç birimiz hak etmiyoruz. Hasar alınmadan tedbir alan ve eylemde bulunan bir devlete ihtiyacımız var. Yürütmek yerine yönetmeyi şiar edinmiş bir iktidara ihtiyacımız var. Bizler de, İYİ Parti de bunun için varız. Ezcümle, işleyen, çalışan, hak ettiğimiz bir Cumhuriyet için varız!”
“ÇALIŞTAYDA KONUŞULANLAR SALONDA KALMAYACAK”
Dervişoğlu, geçtimiz hafta partisinin düzenlediği ‘İYİ Gelecek İçin Emek Çalıştayı’na da değindi. Tüm katılımcılara teşekkür eden Dervişoğlu, çalıştaydan çıkan tek sonuçun “Türkiye’nin meselesi, yalnızca ne kadar büyüdüğü değil, üretilen değerin kime ne kadar gittiğidir” olduğunu söyledi. Dervişoğlu, “Çalıştayda konuşulanlar salonda kalmayacak” dedi.
DERVİŞOĞLU’NDAN BAKAN ŞİMŞEK’E “SİZİN GÜCÜNÜZ ÇİFTÇİYE Mİ YETİYOR”
İktidarın ekonomi ve tarım politikalarını eleştiren Dervişoğlu, “Sene 2026, Ay’a gitmekten bahsediyorsunuz. Uçaklar, dronlar, yapay zekâ yahut bilim festivalleri… Sonuç: Hiçbir üründe üretim planlaması yoktur. Buğdayda, çeltikte, arpada, pancarda çiftçi tarlaya girerken fiyatı bilmiyor. Yapılacak iş bu kadar kolayken, yapılmıyorsa, biz yapacağız. Çiftçinin bütün üretimini almanın garantörü gerektiğinde devlet olacak. Gübre, tohum ve mazotta avanslı çalışmayı sağlayacağız. Çiftçiye ve tüm üreticilere, bolluk ve bereket yaratması için finansman sağlayacağız. Ezcümle, Ziraat Bankası’nı gerçek Ziraat Bankası yapacağız. Sayın Şimşek’e de soruyorum: Sizin gücünüz ancak çiftçiye mi yetiyor? Sakın çiftçiye para verirsek tüketici fiyatları artar demeyin. Marketteki 6 liralık sebze-meyve harcamasının yalnızca 1 lirası çiftçiye gidiyor. Sıkıntıyı başka yerde arayın! Üreticinin aldığıyla tüketicinin ödediği arasındaki uçuruma bakın. Aracı zincirine, lojistiğe, piyasa yapısına bakın. Ama bu ülkenin çiftçisini üretirken yalnız bırakıp, fiyat belirlerken ezip, sonra da gıda enflasyonunun suçlusu ilan etmeyin” dedi.
“TÜRKİYE KİMİN DÜŞMANINI KENDİ DÜŞMANI İLAN EDİYOR”
Mekke Anlaşması’na da değinen Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“İçeride durum böyleyken dış politikada farklı mı? Bundan yaklaşık sekiz ay önce Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalamayı düşündüğü ortak savunma anlaşmasını ve olası sakıncalarını belirtmiştim. Bu ülkelerle ilişkilerimizi geliştirelim. Ticaretimizi büyütelim. Diplomatik ilişkilerimizi kuvvetlendirelim. Buna itirazımız yok. Ama ekonomik ilişki başka şey, başka devletlerin güvenlik yükünü kendi sırtına almak başka şeydir. Bu iktidar, dış politikada yıllardır iki ayrı hikâye anlatıyor. İşine geldiğinde ‘Devletlerin dostu düşmanı olmaz, çıkarları olur’ diyor. İşine geldiğinde ahlak, kardeşlik ve kutsal değer nutukları atıyor. Mavi Marmara’da başka, Mısır’da başka, Kaşıkçı cinayetinde başka, bugün başka konuşuyor. Şimdi Mekke Anlaşması’nı önümüze koyuyorsunuz. Peki soruyorum: Türkiye kimin düşmanını kendi düşmanı ilan ediyor? Daha ortadan soruyorum, bu ittifak kime karşıdır? İsrail’e mi? İran’a mı? ABD’ye mi? Yoksa başka bir ülkeye mi? Ortak tehdit nedir ve kimdir? Tanımı nedir bunlar biliniyor mu?
“SİZ SÜLEYMAN ŞAH’IN TÜRBESİNİ KORUYAMAMIŞ ADAMLARSINIZ NEYİ KONUŞUYORSUNUZ?”
Bir savunma ittifakının en temel unsuru, ortak tehdittir. Halen üyesi olduğumuz NATO kurulduğunda tehdit belliydi. Sovyet yayılmacılığıydı. Mekke Anlaşması’nda ise Türkiye bir güvenlik garantisi veriyor fakat bu garantinin hangi somut tehdide karşı olduğu dahi belli değildir. Yarın Suudi Arabistan, İran’la çatışırsa ne olacaktır? Türkiye de o savaşın tarafı mı olacaktır? 1639’dan beri sınırlarımızın değişmediği bir komşuyla, başkasının hesabına savaşmayı mı konuşacağız? Mehmetçik başka devletlerin siyasi tercihlerinin bedelini mi ödeyecektir? Kendi dış politika seçeneklerimizi neden Riyad’ın önceliklerine göre belirleyelim? Şimdi bize açıklamanız gereken budur: Türkiye, neden sınırları, tehdidi ve nihai maliyeti belirsiz, yeni bir askeri yükümlülüğün içine sokulmaktadır? Kitabın ortasından konuşalım: Bırakın bu ‘Hâdimü’l-Haremeyn’ laflarını… Meselenin bu olmadığını gayet iyi biliyoruz. Siz Süleyman Şah Türbesi’ni koruyamamış adamlarsınız. Neyi konuşuyorsunuz?
“KABE’MİZİN YAKININDA BİR BOMBA PATLARSA ZATEN ANLAŞMAYA GEREK YOK”
Ben meselenin aslını anlatayım. Anlaşmanın adını duygusal tarafımızdan yararlanmak için mahsus Mekke koydular. Hepimiz için kıymetli bir diyardır. Bugün ortalık iyice karışmaya başladı. Riyad’da bombalar patlıyor. Elimiz yüreğimizde. Şeytan öyle bir tezgâh kurar ki, yarın Allah korusun Kâbe’mizin yakınında bir bomba patlasa zaten anlaşmaya gerek yok biz yerimizde duramayız. Bakın şunu net şekilde söyleyeyim ki, ileri geri laf edemesinler: Kâbe’miz Mekke’dedir. Ona bir el uzanırsa dünya yerinden oynar. Ancak, Orta Doğu’ya çöken ABD-İsrail ittifakının tuzağına düşmemek de bize kutsallarımızın tembihidir. Mesele ne biliyor musunuz? Şimdiden başlayan ve Müslümanların hassasiyetini sömürmeye kalkanları uyarıyorum: Evet Kâbe’mize ev sahipliği yapan Mekke’yi canımız pahasına koruyalım. Ama şuna dikkat edelim, mesele Mekke değildir. O yüzden, müşriklerin aklıyla adım atmayalım. Peygamber ahlakı neyti gerektirdiyse onu yapalım. Bunları bu kadar uzun anlatıyorum biliyorum ki istismar etmeye kalkışacaklar. Bizim istismar bile edilebilecek bir yanlış kelamımız olmayacak. Kuruluşumuzun 10. yılına dayandık. Söylediklerimizle imtihan edilmedik.
“MEHMETÇİK VAKFIN ŞİRKETİNE SATMAYA KALKTIĞINIZ ARAMCO’NUN KORUMASI DEĞİLDİR”
ABD ve İsrail’in bu coğrafyaya ve yeraltı zenginliklerine çökmek için kurduğu tuzağa hükümet eliyle düşmeyelim. Sorarım size, Mekke’nin müşrikleri ile bugün petro-dolarlar için şeytana teslim olmuş aile saltanatının ne farkı vardır? Amerika’ya İsrail’e kafa tutuyormuş gibi yapıp, Amerikan ve İsrailli petrol şirketlerinin doymak bilmez iştahına nimet mi taşıyalım. Bizim bu konudaki duruşumuz bellidir: Bugünün müşriklerinin menfaati için, Peygamber Ocağı’nın neferi Mehmetçiğin ayağına taş değdirmemek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sesime kulak verin. Burayı iyi dinleyin: Mehmetçik, vakfın şirketine satmaya kalktığınız, Aramco’nun koruması değildir. Ve Mekke’yi korumak için de önce Medine’yi anlamak lazımdır. Büyük şeytanın değirmenine su taşıyanlar, Medine’yi kolay kolay anlayamazlar. Medine’yi anlamak için Fahrettin Paşa’nın şuurunda olmak lazım.”
“KARADENİZDE GEMİNİ KORUYAMIYORSAN HANGİ ÜLKEYE NEYİN GÜVENLİK GARANTİSİNİ VERİYORSUN”
Dervişoğlu, Karadeniz’de Türk gemilerine yönelik saldırılara da değinerek şunları kaydetti:
“Dünya liderliği teraneleriyle duygu istismarı yapanlara bir sorum daha var: Biz bütün bunları konuşurken Karadeniz’de neler oluyor? 2022’den bu yana Karadeniz’de onlarca Türk sahipli, Türk işletmeli veya Türk bağlantılı ticari gemi, saldırıların hedefindedir. Türk denizcileri hayatını kaybetti yahut yaralandı. Olaylar olunca, ‘Temas kurduk’, ‘Uyarıda bulunduk’, ‘Yakından takip ediyoruz’ diyorsunuz. Peki sonuç? Gemiler vurulmaya devam ediyor. Türk denizcisinin canı tehlikeye girmeye devam ediyor. Karadeniz’de kendi vatandaşının ve kendi ticaretinin güvenliği konusunda sürekli ‘denge’, ‘arabuluculuk’, ‘arka kapı diplomasisi’ anlatıyorsunuz. Şimdi soruyorum: Karadeniz’de kendi geminin güvenliğini sağlayamıyorsan, kendi denizcinin hakkını açıkça savunamıyorsan, kendi vatandaşına kimin saldırdığını milletin Meclisine açıkça anlatamıyorsan, hangi ülkeye, neyin güvenlik garantisini veriyorsun? Suud’un güvenliğini konuşuyorsunuz da Karadeniz’de Türk’ün güvenliğine gelince sesiniz çıkmıyor. Karadeniz çırpınacak bir gün. Çırpınmaya da başlamış gibi görünüyor. Dünya liderliği, başka başkentler için büyük laflar etmek değil; dünya liderliği, önce kendi vatandaşının canını, kendi bayrağının itibarını, kendi devletinin bağımsız karar verebilme hakkını koruyabilmektir. Türkiye, barıştan yana olacaktır. Türkiye, arabuluculuk yapacaktır. Ama barışçıl olmak başka şey, sessizlik başka şeydir. Denge başka şey, acizlik başka şeydir. Diplomasi başka şey, vatandaşının hakkını unutmak bambaşka şeydir. Türk vatandaşının canı, Türk ticaretinin güvenliği, Türk bayrağının itibarı hiçbir diplomatik denklemin dipnotu değildir.
“İSTEDİĞİMİZ; HASAR TESPİTİ YAPAN BİR DEVLET DEĞİL, HASARI ÖNLEYEN BİR DEVLETTİR”
Bugün, birbirinden farklı görünen meseleleri konuştuk. Fon vurgununu konuştuk. Çalışanın emeğini konuştuk. Çiftçinin tarlasını konuştuk. Çocuklarımızın okulunu konuştuk. Mekke Anlaşması’nı konuştuk. Karadeniz’i konuştuk. Ama aslında tek bir şeyi konuştuk: Devletin yönetilememesini konuştuk, devletimizin her alanda perişan edildiğini konuştuk… Güçlü devlet, büyük devlet, skandal patladıktan sonra kanun çıkaran değil, skandalı doğmadan önleyen devlettir. Devlet yönetmek, olayların arkasından yetişmek değildir. Öngörmektir, planlamaktır, denetlemektir, koordine etmektir ve gerektiğinde hesap sormaktır… Kendin için iş yapmakla, millet adına devlet yönetmek arasındaki fark, tam da budur. Bizim istediğimiz sürekli hasar tespiti yapan bir devlet değil, hasarı önleyen bir devlettir.
“ÖMÜR BOYU BAŞKANLIK İÇİN TERÖRİSTLE PAZARLIK YAPANLARA İNAT NE YAPMASI GEREKTİĞİNİ BİLEN BİR DEVLET VAAD EDİYORUM”
Milletin parasını, emeğini, üretimini, evladını, askerini, bayrağını koruyan bir devlettir. Makam emanettir, devlet en büyük güç sahibi milletindir. İşte ben size, o devleti vaat ediyorum. Ömür boyu başkanlık için teröristle bile pazarlık yapıp millete anayasa tuzağı hazırlayanlara inat, ne yaptığını bilen, ne yapmaması gerektiğini çok daha iyi bilen bir devlet vaat ediyorum. Ben size, çocuklarının yarasını sarmak zorunda bırakılan değil, çocuklarını yaralatmayan bir devlet vaat ediyorum. Ben size, bir yanda mukaddeslerden bahsedip, diğer yanda emeğin hakkını teri kuruduktan sonra bile ödemeyen devlet anlayışından kurtulmayı vaat ediyorum. Türkiye zengin bir ülkedir. Ben size, eş-dost-akrabayı değil, milleti zengin edecek bir devlet vaat ediyorum. Ben size, teröriste, hırsıza, arsıza hak kovalayan değil, ‘Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal’ diyenlerin devletini vaat ediyorum. Bu inanç ve düşünceyle hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.”
(BİTTİ…)
Batman Sentez, “Haber - Analiz - Tek Akış” anlayışıyla gündemi tek bir merkezde buluşturan; Batman’dan bölgeye uzanan gelişmeleri hızlı, derinlikli ve güvenilir şekilde sunarak bilgiye ulaşmanın en pratik yolunu sunar.
Yorum Yap